Genç Söyleşiler Cemaat ve Stk’yı Sorguladı

0
[singlepic id=31 w=200 h=140 float=left]Abdurrahman Arslan’ın konuk olduğu, genç söyleşilerde bu hafta “Nehri Geçerken Cemaat mi, Stk mı?” konusu ele alındı.

Geniş bir katılım ile gerçekleşen etkinlikte, özel alan ve sivil toplum kavramları üzerinde duran Arslan, Türkçe’ye “Özel Alan” olarak çevirilen “Privacy” kelimesinin modernist batı düşüncesinin ürünü olduğunu, aslen islam kültüründe bu kelimeye karşılık gelebilecek bir ifadenin bulunamayacağını, vahye göre bireylerin kendinden başkalarına karşı da sorumluluklarının olduğunu söyledi.

Söyleşide; “Civilization” ifadesinin postmodern çağın dinden soyutlanmış bir özgürlük anlayışını bayraklaştıran bir terim olduğu, diğer tüm ilkeler gibi inancın da bireyin özgürlüğü önünde bir engel teşkil ettiği, ideal yaşam tarzının mutlak manada aklı merkeze alan ve herşeyi sorgulayarak tartışma konusu haline getiren, dolayısı ile inanç gibi tartışılamayacak ilkeler bütünlüğünü dahi tartışmaya açacak bir yöntemi seçtiği dile getirildi. Yakın geçmişe hakim olan pozitivist düşüncenin günümüzde yerini bu yöntemi tercih eden postmodern sivilleşmiş toplumsal dönüşüme bıraktığı, sivil toplum kuruluşlarının bu bakışın ürünü olarak orataya çıktığı vurgulandı.

Batı postmodern bakışının, başta din olmak üzere, her çeşit ilkesel bütünlüğü tartışma konusu haline getirmesinin bireyleri kalıcı amaç bütünlüğünden ve birbirlerine olan bağlılıklarından kopardığını, bireylerin sadece lokal amaçlar doğrutulsunda bir araya gelerek kolayca birbirlerinden kopabildikleri dile getiren Abdurrahman Arslan; toplumda geniş yer edinen sivil toplum kuruluşlarında bireylerin gönüllü girişimlerle bir arada bulunduğu, özde bir ilkeler bütünlüğünün olmadığı, bu sebeple bir itaat ihtiyacının da doğmadığı, hatta modernist bakışın itaati bir tür kölelik olarak nitelediği yönünde tespitlerde bulundu. İslamın öngürdüğü birliktelik modeli olarak cemaatin, sivil toplumculuğun aksi olarak; bir doğru üzerine inşaa edildiğinin, müslüman bireylerin birbirlerine karşı sorumluluklar taşıdığının ve ahirette de sorumlu tutulacağının, ana baba gibi çeşitli konularda itaatin gündeme geldiğinin, bu yüzden sivilleşme çabasının islami ilkelere ters düştüğünün altı çizildi.

Etkinliğin sonraki sürecinde müslümanların postmodernleşme tecrübesine yer verildi. Müslümanların sorunlarını çözmek için pragmatik olduklarına, ama oportünistlikten kaçamadıklarına; çözümleri günübirlik belirlediklerine, ilkesellikten bağlarını koparınca sonuçları kestiremediklerine, baskılardan kurtulmak için yapılan, avrupa birliğine girme çabaları ve küreselleşmeye destek vermek gibi tercihlerin sonuçlarını göremediklerine, değişim üzerine kafa yormadıklarına değinildi. Yaşanan bu durumların sebebi adalet ve ahlaktan uzaklaşmak olduğu; bu uzaklaşmanın da müslümanların uzun zamandır yaşanan siyasi meselelere karşı ilkelerini korumayarak, dik duramadıklarından kaynaklandığı belirtildi.

“Neden başarısız olduk?” sorusuna cevabın arandığı son bölümde ise, hareket metodu olarak islami düşüncenin zaaflarına atıflar yapıldı. İktidara ulaşmayı ilk hedef olarak belirleyen islami hareketin sonuç olarak ilkelerini geride bıraktığı, teknoloji ve görüntü kültürürünün sonuçlarıyla karşılaştığı ve mahremiyetini yitirerek çözüldüğü ifade edildi.

Share.

About Author

Comments are closed.